Televizyona ilk çıkışım ilkokul zamanında deneme yayınları yapılırken olmuştu, sınıfça gitmiştik diye hatırlıyorum. Anacak genel yayın başladıktan sonra sanatçı olarak ilk kez boy göstermem, 1974 yılında, henüz sadece TRT varken oldu. Hani şu, haftada sadece birkaç saatten, sadece birkaç gün yayın yapılan dönem... Genç kızlık dönemimin ilk 45’liği olan “Biri Ben Biri Sen” isimli şarkımı söylemiştim bir havuz kenarında...
Sonra sıra ile bir sürü müzik eğlence programına çıktım, sayıları giderek artan şarkılarımla...
Kanallar artarken, benim de çalışmalarım azalmaya başlamıştı... Renkli televizyon döneminde, “Eskimeyen Dostlar” , “Anılar”, “Şimdi Ne Yapıyorlar?” tipinde nostaljik tabir edilen programların sohbet konuğu olmaya başladım...
1991 yılında bu kez Ankara Televizyonundan bir müzik eğlence programının sunuculuğu teklifini aldım. Yapımcılara 2,5 aylık hamile olduğumu söylemiştim ama, “İdare ederiz...” dediler. Programın adı “Müzik Rüzgarı” idi. Tüm metinlerini de kendim yazdığım programa sadece 4 ay devam edebildim.
1995-96 yıllarında, peşpeşe iki televizyon dizisinde rol aldım.
Birincisi Türkiye’de denenen ilk günlük pembe dizi olan “Umut Dünyası” idi. Pek başarılı bir dizi olmadı ve kaldırıldı.
İkincisi ise, yine Türkiye’de denenen ilk seat-com olan, yönetmenliğini Tunca Yönder’in yaptığı “Merkezi Haber Merkezi” idi... O diziyi, -çalışma koşullarını değilse de- sevmiştim. Ama Türkiye’de anlaşılıp sevilebilmesi için henüz çok erkendi. Türkiye’de gerçekten tutan ilk sitkom dizisi 2001 yılındaki Dadı oldu.! Bizimki günün koşullarına yenildi.
Sohbet programlarına konuk olmaya devam ederken, bir yandan da artan kanallar dolayısı ile siyah-beyaz filmlere artan rağbet sonucunda, orada burada eski filmlerim oynamaya başladı...
Ve inanır mısınız, yeni nesil hayranlarım oluşuverdi o dönemde. Üstelik o hayranlara gün geçtikçe beni sadece sesimle, televizyondaki seslendirmelerimden tanıyıp sevenler de eklendi; ve bu da pek hoş ve farklı bir duygu.
Derken 2000’li yıllarla birlikte, televizyonda yeniden oyunculuk çalışmalarım başladı.
Önce TRT 1’de “Mühürlü Güller” adlı dizide ‘Şeşbeş Ali’nin annesi Firdevs’ oldum.

Ardından TRT 2’de bir tür haftalık açık oturum-sohbet programı olan “Satırarası”nda, otuz küsur bölümde yetmişi aşkın tiplemenin metinlerini yazıp, canlandırdım… Benim için harika bir deneyimdi, çünkü daha önce hiç bu tür bir çalışma yapmamıştım.

2003-2004 sezonunda ATV’de bir BKM prodüksiyonu olan “Ölümsüz Aşk”ın ‘Bedia’sı oldum.
2004-2005 sezonunda ise önce ATV’deki “Aliye”de ‘Asuman’;

sonra da kanal D’deki “Seher Vakti”nde ‘Hasene’ rollerini üstlendim.

Yine aynı sezon içinde “Belalı Baldız”ın iki bölümünde rol aldım. Rol sevildi ve kalıcı da olabilirdi, ama dizi bitti.
2006’da “Selena” başladı. Evin hizmetçisi ‘Müstesna’ oldum bu kez. Yıl 2008 oldu ve çok tutulan, reytinglerde daima ilk beşte olan bu dizi 3. sezonunu sürdürüyor.

Selena’da ilk kez bir komedi dizinde rol almış oldum. İlk kez komedide rol almak bir oyuncu için ilginç elbette, ama başlarda daha önce yapmadığım türde bir performans beni ürkütmüştü. Şimdi ise çok alıştım; içimden doğurduğum bir başka ben sanki Müstesna. Çok da sevildi üstelik oynadığım karakter. Çocuklardan bana akan ilgi ve özellikle de sevgi, görülmeye, yaşanmaya değer.
İnsanların sürekli çalışan bir sanatçıyı tanıması kolay; yolda gördüklerinde dürtüverirler yanlarındaki kişiyi, bakarlar ona, tanıdıklarını bir şekilde belli de ederler... Ama o bakışların içinde hayranlıkla birlikte sevgi de olması... Bu çok farklı bir şey, her sanatçıya nasip olmaz; ve ne mutlu bana ki sürekli sevildiğimi hissediyorum. Sanırım beni de sevgi dolu kılan, yaşlanmamı geciktiren, pozitif bir enerjiye sahip oluşum, işte bana akan bu sevgiden kaynaklanıyor. Çiçeklerle sevgi dolu bir şekilde konuştuğunuz zaman daha güzel geliştikleri örneğinde olduğu gibi... Çiçekler için doğrudur, yanlıştır bilemem; benim için doğru.
En ilginci de yolda beni görüp de “Aaaa, Müstesna Teyze” diyen çocukların, gençlerin annneleri veya anneannelerinin, beni onlardan 40-45 yıl öncesinden tanıyor olmaları! Yani artık nerede ise 3 kuşağı kapsayan izleyicilerim, hayranlarım, sevenlerim var. Ne büyük bir mutluluk bu anlatamam. Bu gidişle 4. kuşağı da deviririm gibi geliyor bana...
2007’de bir de TV8’de bir kadın programı sunuculuğu serüvenim oldu. Vahe Kılıçarslan ile birlikte “Parla&Vahe” adlı sanat, kültür, müzik, elişleri, dekorasyon gibi farklı bölümleri olması ön görülen bir programdı. Serüven diyorum çünkü bende hiç de hoş anısı olmayan, sadece 5 bölüm devam edip bıraktığım bir yapım oldu.
İçerik ve format bana teklif geldiğinde sunulandan farklı bir yöne kaymaya başladı ve diğer sunucu olan Vahe Kılıçarslan ile hiç mi hiç anlaşamadık. Onun davranışları tahammül edebileceğim gibi değildi. Öte yandan gerek kanalın, gerekse yapımcıların bana göre gerekenleri yapmamaları bana orada kalmamın sağlığımı bozacağını düşündürttü ve ayrıldım.
Oysa bana göre çok güzel başlamıştı, çok sevmiştim o işi ve olağanüstü güzel tepkiler, beğeniler alıyordum, İnanıyorum ki ben o türde bir yapım için biçilmiş kaftanım. Kim bilir, belki bir gün yine benzeri bir çalışmada buluveririm kendimi. Ara sıra gelen bazı teklifleri değerlendiriyorum elbette.
Elbette dizi çalışmaları sürerken farklı televizyon programlarında konuk olmaya da devam ediyorum yıllardır olduğu gibi.
Şunu söylemek gerekir ki televizyon dizisi oyunculuğu çok farklı bir çalışma. Bence sanat yönü oldukça tartışmaya açık. Çünkü çıkan sonuç burada sayıp dökemeyeceğim kadar çok etkene bağlı ve bu etkenler üzerinde oyuncunun kontrolü yok denecek kadar az.
Dayanamadım, haydi birkaç örnek vereyim size…
Bir sahne bazan 3, bazan 7, bazan 17 kere çekilebiliyor. Birinde ışık olmuyor, öbüründe kamera netliği; diğerinde yanda bir kutu düşüyor, sonra kameranın bataryası bitiyor, derken dışarıda ezan okunuyor veya bir motorsiklet geçiyor, tam her şey oldu derken bu kez de karşınızdaki oyuncu repliğini unutuyor; ardından bir de fark ediliyor ki masadaki dolma tabağı konmamış, belki de ayağınız takılıyor düşüyorsunuz… Gibi, gibi, gibi…
Eh bu arada konsantrasyon kaybına uğrayabiliyorsunuz. Ya da aklınıza başka türlü bir oyun yapmak geliyor ve oyunculuğunuz giderek –olumlu veya olumsuz- değişebiliyor.
Ardından tabi bir de montaj aşaması var. Montajı yapan kişinin hangi çekimi, hangi kıstaslara göre beğenip kullanacağı tamamen ona ve ekibine bağlı.
Bu durumda kullanılan sahne sizin en kötü oynadığınız sahne olabiliyor. Ya da sizin hoş olduğuna inandığınız bir oyun verdiğiniz plan hiç kullanılmayıp, o sırada batan güneş görüntüye gelebiliyor…!
Ayrıca zaman kullanımı açısından oldukça düzensiz bir iş. Program yapılması ve ona uyulması çoğu kez inanılmayacak kadar zor.
İşte bunun içindir ki, televizyon oyunculuğuna bayıldığımı söyleyemeyeceğim. Ancak “motor” dendiği anda, kamera karşısında rol yaptığım anları gerçekten çok seviyorum. Zaten artık iyi kötü benim işim oldu bu.
Ve, ve… Daha önce de söz ettiğim gibi, tanıdığınız veya tanımadığınız birinin size gelip de sevgisini, beğenisini aktardığı anlar var ya… İşte onlara paha biçilmez.
Her şeye rağmen iyi ki varsın “televizyon”!
2008 Eylül itibarı ile televizyon hayatım bu kadar, ilerde neler olur bilemem...