Merhaba her kimsen...
Bu kez salatamız "Şefin Salatası" olacak. Çünkü oldukça "özel" bazı anı ve düşüncelerimi paylaşacağım sizlerle; yoğun geçen kışın ardından gelen bahara filan aldırış etmeksizin… Kendi 'bilmemkaçıncı baharım' konu olacak yazıma. Ama yine de çıkarılacak bir ders vardır mutlaka bir yerlerinde.
Gülriz Sururi'nin anılarını okuyorum. Bir yerinde "A La Luna" olarak tanınmanın onu rahatsız edip etmediğini soruyor biri, ve Gülriz "Hayır" diyor ve başlıyor sebeplerini sıralamaya… Ona inanmıyorum ve kendimi 'neden ona inanmadığımı' sorgularken buluyorum.
Bu sorgu nerede ise başlamadan bitti!
Arada bir ona buna 'beni sadece sesimden tanıyanlar olduğunda ne kadar mutlu olduğumu' filan anlatırdım: "Ay bu bambaşka bir zevk, düşünsene beni Parla Şenol olarak tanımıyor, ama sadece sesimden tanıyarak 'sizin sesinizi tanıyorum ben' diyorlar. Çok mutlu oluyorum inan…"
Yalan! Yalanmış…
"Yemin ederim ki mutlu oldum bu tür durumlarla karşılaştığım zamanlar, sesimle tanınmak beni mutlu etti." Ama büyük bir mutluluğun küçük bir parçası imiş bu. Hani 'hiç yoktan iyidir' hesabı! Yoksa anladım ki insan esas ün kazandığı, iz bıraktığı işle anılmak, hatırlanmak istiyor…
Sevgili Gülriz Sururi, sizinle tanışma fırsatını hiç bulamadım, ama oyunlarınızdan bir kaçını seyrettim. Kitabınıza bayıldım. Size sevgi ve hayranlık duyuyorum… Ama kusura bakmayın, size inanmıyorum. Eminim ki sizi stüdyoya götüren o taksi şoförünün, hem "A La Luna"yı, hem de "Kabare"yi hatırlamış olmasını tercih ederdiniz.
Sakın ha, bu sizin yalan söylediğinizi düşündüğüm anlamına çekilmesin. Samimiyetinizden kendim kadar eminim. Ama evet, 'kendim kadar'… "Beni yalnızca sesimle tanıdıklarında mutlu oluyorum diyen Parla" kadar… Bilmem anlatabildim mi? Bağışlayın.
Biliyorum ki ben çok hata yaptım hayatımda, ama bugün geri dönme şansım olsa idi yine aynı hataları (!) yapardım. Eric Segal'in meşhur Love Story'sini Ryan O'Neall ve Ali Mc Graw'dan seyrettiğimde sanırım 18 yaşlarında filandım. Herkes gibi ben de etkilenmiş ve o tutmayı hiç beceremediğim göz yaşlarım şarıl şurul akmıştı. Ama filmin afişlerinde yer alan sloganını sevememiştim bir türlü: "Sevmek hiçbir zaman 'pişmanım' dememektir"!
'Hadi canım sen de, insan sever de, pişman da olur ardından' diye düşündüğümü çok net hatırlıyorum… Meğer çok yüzeysel düşünüyormuşum. "Sevmek" sözcüğünü tek boyutlu, sadece sevgiliye duyulan bir his olarak ele almışım sanırım, filmin de etkisi ile.
Oysa bugün, o sözün altına imzamı atarım… Ve bence oradaki 'sevmek'; 'varoluşun tezahürü olan kendini sevmek, kendi yaptıklarını, yaşadıklarını sevmek'. Sevgiliye duyulan his de bu bağlamda giriyor işin içine. Bugün -bazıları 'hata' diye adlandırılabilecek olsa da- yaptığım, yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim. Dönsem, yine aynı hayatı yaşamak isterdim… İki ufak istisna var yalnızca.
Biri; sağlık açısından gerekmedikçe dişlerime protez yaptırmazdım sanırım, -ki çok da erken değildir yaptırdığım yaş-. İkincisi de; yakını eskisi kadar iyi görememeye başladığımda mümkün olduğunca gözlüksüz idare etmeye çalışırdım… Şu an da gözümde olan yakın gözlüğünden nefret ediyorum.
Son zamanlarda sık sık başım ağrımaya başladı. Oysa 20-25 yaşımdan bu yana hemen hemen hiç ağrımamıştı desem yeridir.
Düşünüyorum 'neden acaba?' diye… Yaşam eğrisinde geri dönüş başladığı için, o yirmili yaşlardaki ağrıların tekrarı mı bu? Yoksa… Yoksa tam da o yaşlarda bıraktığım aktif sanat yaşamına tekrar girmiş olmamın bir bedeli mi?
Bugünlerde beni sesimin ötesinde de tanımaya başladılar giderek artan ölçüde. Öyle mutluyum ki… Ama, ama öyle de sıkıntılar çekmeye başladım ki…
"Büyük başın derdi de büyük olur" derler. Aman, rica ederim! Büyüklük iddiam yok elbette, ama daha bir gündemdeyim sanki, ve buna neden olanlar da doğaldır ki şu sıra yaptıklarım, ekranda sıkça görünmeye başlamam… Bu görünmeleri sağlayan işler öyle ciddi sorumluluklar, dertler, öylesine yoğun ilişkiler ve halledilmesi gereken, tek başıma karar vermem gereken durumlar oluşturuyor ki, anlatamam… Geçen gün sette, 'çakışan iki çekimim' dolayısı ile ağladım mesela.
Düşünüyorum, 'rahat bir yerlerime mi battı' diye. Ama ben artık sadece eski bir yıldız veya tanınan bir ses değilim, sayıları giderek artan kişilerce beğenilen bir oyuncuyum…
Hep dediğim gibi: "Hayat bir tercih meselesi". Tercihimi kullandım bir kez, sonuçlarını da göreceğim zamanla… Bu durumun bana verdiği mutlulukla, verdiği zararın muhasebesini yapacağım zaman içinde ve yeni bir tercih daha kullanacağım belki de.
Yok! Sırtımda yumurta küfesi yok! Baktım zarar veriyor 'kendinden mutlu, kendini seven var oluşum'a, vaz geçiveririm, olur biter! Hayat aslında bu kadar kolaydır, siz onu dert etmezseniz. Yapılan tercihler de duruma göre değiştirilebilir kolayca. Sakın, ama sakın korkmayın fikir değiştirmekten, tercih değiştirmekten.
(Ama vaz geçmek tercihim değil, bilesiniz…)
Sevenlere sevgimle.
|