*

Merhaba her kimsen...

OLAN, ÖLEN, VE OLACAK OLANLAR...

Ah şu benim sabırsız gönlüm...! Erken açmışım bahar faslını.
Ne yağmurlar yağdı, ne rüzgarlar esti o “kotlarınızın yeşil, botlarınızın çamur olma zamanıdır...” diyen bir önceki yazımın üzerine.
Hep böyle sabırsızım ben, hep herşeye bir an evvel ulaşmak istiyorum.
Ama aslında ulaşmanın ‘tüketmeye başlamak’ olduğunu unutuyorum...
Yo, yo, unutmuyorum aslında, bal gibi de biliyorum; ama her biten şeyin ardından bir yenisinin başladığını da bildiğim için, yaşayıp tüketmekten korkmuyorum anlaşılan. Şöyle yazmışım bir şiirimde:

“......................
Her biten şeyin ardından
üzülüp ağlasaydı insan
her başlayan günde
ağlamak gerekirdi düne,
oysa hiç yaşamamış olmaktansa
geçmişi yaşayıp da bitmiş olması
daha güzel değil mi?”
Parla Şenol Ağustos 1980

Tekrar baharı ele alalım mesela:
‘Hiç yaşamamış olmaktansa baharı, yaşanıp da bitmiş olması daha güzel değil mi?’. Aslında her konuya bu anlayışla yaklaşmak mümkün.
Ama söz konusu sevgi olunca böyle bol keseden atılamıyor tabi ki.
Bahar biter, gelecek yıl yeni bir bahar yaşarız, ömrümüz el verirse.
Bir işten ayrılırız, yenisi bulunur –bazan çok zor olsa da-.
Bir resim yapmaya başlarsınız, yeni bir şey yaratmanın hevesi ile belki de gece gündüz çalışırsınız ve biter ya da bitmez sonunda.
Başarının hazzı sizi bir süre idare eder, ya da başarısızlık sizi bir süre üzer; ama sonra bir yenisini arzular olursunuz.
Eliniz tutuyor, gözünüz görüyor, gerekli malzemeniz de varsa, boş bir tuvalin karşısına geçiverirsiniz.

Ama ya sevgi? O sevgi gerçek sevgi ise; gönlünüz, ruhunuz, beyninizde güzel ve değerli bir yer edinmişse, ne kadar da zor olur onun bitişini yaşamak.
Ne kadar da zor olur, o bitişe yukarıda söz ettiğim anlayışla yaklaşmak...
Yeni bir sevginin hemen kapının dışında sizi beklediğini bilseniz bile ne fark eder ki?

“O” bitmiştir, onun tattırdıklarını tadamayacaksınızdır artık.
Anılar sarmalar sizi gece gündüz, “keşke”ler boğazınıza sarılır, “neden?”ler beyninizi esir alır.
Mantıklı cevaplar bulmak yetmez sorulara...
Bitiş... Yok oluş... Yani ‘ölüm’...
Bir arkadaşım “Olanla ölene çare yoktur” der hep.
Evet, doğru, olan olmuştur, ama olanlar yukarıda saydığım türden ise, yerlerini yeni ‘oluşlar’ doldurabilir; ölenin ise yeri doldurulamaz.
Aslında bile isteye ‘bir sevginin bitişi’ni, ‘bir sevginin ölüşü’ olarak anlattım...
Oysa araya bir sözcük daha ilave edersek, bir anda değiştirebiliriz anlamı... Nasıl mı? İşte şöyle: “Bir sevginin yaşanmasının bitişi...”
Yani? Yani biten, sevgi değildir bazı durumlarda, yaşanmasının bitişidir, ‘ayrılık’tır kısacası. ‘Aman’ diyeyim! İzin vermeyin buna, ne gerekiyorsa yapın yeniden yaşamaya başlamak için sevginizi. Çaba gösterin, emek harcayın...( Karşılıklı idi ise, anlamsızca bitmişse ve yaşanması için çok ciddi engeller yoksa tabi...)
Öte yandan gerçekten ölmüşse, yapacak bir şey yok, ‘ardından el sallayıp onu yolculamak’tan başka. Nereden başladım, nerelere geldim...!

Ee, ‘bahar’ bu, ister istemez aşkı çağrıştırıyor adama.
Efendim, uzun lafın kısası; yaşanan, yaşanıp da biten şeylerin ardından hayıflanmayı bırakın, yenisine doğru yol alın tüm gücünüzle. Hem bu mevsimde, doğa gibi, insanlar da yeni bir güç kazanıyorlar hayata karşı, veya hayat için.

Yollar sizi bekliyor...

Marş marş!

****
Yok, yok!
Bir kez ‘aşk’ sözcüğünü dile getirdim ya, burada kesemeyeceğim bu yazıyı; bir de ‘aşk yolu’ ile ilgili ahkam keseyim ki, tam olsun yolculuğumuz...

“Mevsim bahaaar oluncaaaaaa...
Aşk gönüleee doluncaaaaaa...
Yaşamak ne güüzeel,
Yaşamak ne güüzel...!”

Şimdi tekrar gibi olsa da, aşktan söz etmek istiyorum, elimi klavyeden sakınmadan, düşüncelerim, duygularım beni nereye doğru götürürse götürsün...
Hani bahar dedik, aşk zamanındayız ya! Demek ki bir de bu ilaveyi okuyacaksınız...
Ve belki de diğer konulara, hani şu tariflere mariflere, önerilen sitelere filan yer kalmayacak bu ay!!!
Aslında ‘aşk’ı yazayım dedim ki cazip olsun; yoksa iki kişinin arasında, aşkın yanısıra, sevgi, tutku, hoşlanma, etkilenme, elektriklenme, beğenme, arzulama gibi pek çok değişik etkileşim söz konusu.

Aşk; evet gözleri ve dahi diğer tüm duyuları, normal işleyen fonksiyonları bir anlamda kör eden, değiştiren, dünyaya -denemedim ama- tanımlandığı kadarı ile uyuşturucu almış gibi pembe pembe bakmamıza neden olan, o hoş yaşama biçimi...

Tam bir “...satmışım anasını...” durumu. Bir tek ‘sen ve o’ var, gerisi önemsiz.
Her şey bu beraberliğe hizmet etmek için var. Başka hiçbir şeye aldırmıyorsun.
Etekler çıngır çıngır çalan zillerle bezenmiş, kulaklar hep kırmızı, kalp alev alev, duygular kıpkırmızı.
Gökkuşağında kaydırak oynarken, aydedenin çenesine takılıp bulutlara pike yapıyorsun, yüreğin hop hop!
Tek sorun var; körelen her şeyi yavaşça kendi düzenimizin kabul edeceği bir biçime doğru yönlendirerek kör kalmamak...!
Uyuşturucu gibi bağımlısı olursak, her seferinde dozu yükseltmek gerekir, yoksa alınan tat azalır, ve zarar vermeye başlar.
Demek kiiiiiii, -henüz değilsek- aşık olacağız, -aşkı eskittiysek- yeniden aşık olacağız; ama sonra bu iddialı biçimin yerine, onun tek başına kapladığı alandan çok daha fazlasını kaplayacak olan, nice güzel diğer duyguları yerleştireceğiz tek tek. Hayatımız o ilk fitilin verdiği dürtünün cesareti ile başlayan uzuun bir güzellikler yoluna geçecek.

Yolculuğa hazır mısınız?
Haydi bir daha:
“Marş marş...!”

****


Küçük bir tarif:
Çay demlerken demliğe 3-4 tane karanfil atın.
2 gün evvel bir arkadaşımda içtim, alıştığımız çaydan farklı oluyor elbette, yani çay konusunda tutucu olanlara önerilmez, ama benim pek hoşuma gitti doğrusu.


****
Sevenlere sevgimle.



 
© Copyright Tevfik ERASLAN