Bir süredir ayrılmayı düşünüyordu Orhan’dan, üstelik başkalarına göre hiç bir geçerli nedeni olmadan. Evlenirken de geçerli bir nedeni yoktu ki...
Adam ne çok zengin , ne çok yakışıklı, ne de çok başarılı idi. Ama nedense hoşuna gitmişti. Orada burada gezerken birden onunla aynı evi paylaşmak istediğini fark etmişti.
Televizyonu birlikte seyretmek, ortak arkadaşları eve çağırmak, masalara örtüler sermek, o tuvaletteyken kapıyı tıklatıp aklına gelen bir şeyi ona anlatıvermek... Evlendiler...
İki yıl sonra çocuk sahibi olmaya karar verdiler... Her şey yolunda gidiyordu, taa ki o geceye kadar... O gün Sevim çok kötü uyanmıştı, başı ağrıyor, sık sık terliyor, sırtında, belinde, karnında, kasıklarına kadar uzanan bir ağrıyla yamuluveriyordu oturduğu yerde...
Akşam Orhan’ın uçuşu vardı. “Gitme” dedi Sevim, bir işe yaramayacağını bile bile. Orhan bir-iki klasik cümle ile bunun imkansız olduğunu anlattı, onu sakinleştirmeye çalıştı, çekti gitti. Sevim yaklaşık iki saat kadar pencerenin önünde oturdu hiçbir şey yapmadan. Yalnızca dışarıya bakıyordu. Alnını ve burnunu cama dayadı. Camın soğuğu kulaklarındaki ateşi almadı bir türlü.
Annesi ile bir buçuk yıldır dargındı. Canı ona telefon etmek istedi, ama yapmadı. Ne diyecekti ki ona bunca zaman sonra , “Merhaba anne, nasılsın, canım seni aramak istedi” mi? Bir soda içeyim diye düşündü, mutfağa yeltendi. Ayakları onun değilmiş gibi geliyordu sanki.
Dolabı açtı, şişeyi aldı... Vücudu hava boşluğuna yakalanmış bir uçak gibi sarsılırken, soda şişesi de vurulmuş bir kuş gibi süratle yere düşüp tuzla buz oldu. Sevim cam kırıklarının üstüne düştü. Canının acıdığını farketmesi, bacaklarındaki kanı gördükten hemen sonraydı. Neresinin kesildiğine bakacak gücü yoktu. Kendini zorladı, ayağa kalktı, dolabın kapısını kapatıp yatağa gitti. ****Orhan’ı aradı cep telefonundan, oysa uçakta cep telefonlarının kapalı tutulması gerektiğini gayet iyi biliyordu... Fırlattı attı telefonu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Sürekli çalan kapıyı açabilmesi için 3-5 dakika gerekti. Karşı komşuydu gelen. “Yok bir şey, sinirlerim bozuk, bacaklarım kesildi biraz” derken yüreği, “N’olur bana sarıl Hayriye teyze...” diye haykırıyordu.
Şiddetli bir titremenin ardından gözlerini açtığında annesi baş ucundaydı. “Gençsin yavrum, daha nice çocuğun olur” diyordu , beyaz önlüklü adamın yanında. Döndüğünde Orhan’a söylemedi bebeklerini kaybettiklerini. Bu sırrı tek başına yaşayarak intikam alıyordu sanki ondan. Tek başına... Tek başına yaşadı on gün boyunca. Yemeğini yalnız yedi, televizyonu ya yalnız seyretti, ya hiç seyretmedi. Hiç dışarı çıkmadı, hiç cevap vermedi Orhan’a. 11:00-12:00’lere kadar yataktan çıkmıyordu.
O gün uyandığında Orhan’la annesi konuşuyorlardı. Sevim’i görünce ikisi de kalkıp yanına gittiler. Sevim “Sinemaya gitmek istiyorum” dedi kısaca. Orhan yıllık iznini aldı. Tanıştıkları, seviştikleri, kavga ettikleri yerlere götürdü onu. ****Artık insanlar onu teselli etmekten vazgeçmişlerdi. Aradan geçen o birkaç ayın sonunda hayatları normale dönmüş gibi görünüyordu. Her uçak sesi duyduğunda Sevim’in, karnında büyük bir acı hissettiğini kimse fark etmedi.