Üşürsün, dedi Mehmet, hadi gir artık içeri”. O güzelim havayı bırakıp, canım istemeye istemeye girdim, onu üzmek istemiyordum.
Selma beni görünce “Nihayet” dedi, 3 saattir güvertede imişim. Ona Mehmet söylediği için içeri girdiğimden söz etmedim, alınabilirdi. Mehmet de , ben de deniz yolculuğunu çok severdik. Onun için de ne zamandır gemiyle bir Akdeniz gezisi yapmayı planlıyorduk, ama bir türlü denk getirememiştik... Bu sefer öyle ani oldu ki, valizimi bile Selma yaptı.
Gemi rıhtımdan ayrılırken, annemle babamın yaşlı, ama umutlu yüzlerine takılmıştı gözlerim. Ben gezmeye gidiyorum diye öyle bir seviniyorlardı ki... Benim de çok sevindiğimi düşünüp mutlu olmaları için, ellerimle kollarımla Amerikalılardan bize geçme bir takım ‘zafer’, ‘onay’ işaretleri filan yaptım, abartarak...
Gemi yavaş yavaş Boğaz’dan çıktı ve hızlanıp güneye çevirdi burnunu. El sallayanları, evleri, camileri, kedileri, köpekleri, politik kavgaları, doğumları, ölümleri; kendi içindekiler hariç her şeyi geride bırakmış, kıçını dönmüştü kararlıca. Ben de başarabilecek miydim acaba bunu? Uzun gemi yolculuklarında âdettendir, ilk akşam yemeği ‘tanışma kokteyli’ havasında geçer. Biz İkinci Kaptan’ın masasına yemeğe davetliymişiz...
Ne giyeyim diye boş gözlerle gardroba bakıyordum, sonra mavi elbiseyi gördüm, onu Mehmet doğum günümde almıştı. Mor takımıma baktım, üç yıl evvel yılbaşında giymiştim, Mehmet’in patronunun evindeki partideydik. Sarı kazağımınsa kolunda minik bir ek vardı, Mehmet’le Emirgan’da sık sık yaptığımız yürüyüşlerden birinde, sevmeye kalktığım bir köpek dişlerini takıp delik açmıştı... Selma’cığım bunu bilmiyordu sanırım. Dolabı kapamadan yatağa uzandım. Selma aceleyle içeri girdi. “Oooo, daha giyinmemişsin” dedi, dolaba yöneldi.
Döndüğünde mavi elbisemi tutuyordu elinde. “Al, bunu giy, dedi, gözlerine çok yakışıyor”. “O olmaz” dedim kısca. Kalkıp siyah pantolonla siyah tüniği giydim, birkaç hafta evvel bie arkadaşım hediye etmişti.
Aynaya bakarken, “Çok yakışmış, dedi Mehmet, siyah ama olsun, çok yakışmış” Masada bizim dışımızda; Kaptan, yeni evli bir çift ve 35-40 yaşlarında bir adam vardı. “Zeki birine benziyor” diye fısıldadı Selma. Mehmet hiçbir şey söylemedi... Konuşulanları dinliyormuş gibi görünüyordum, ama aslında canım bir an evvel kamaraya dönmek istiyordu.
Masamızdaki Erol Bey yemeğin sonunda, barda kahve-konyak içmeyi teklif ettiğinde, olabildiğince nazik bir biçimde reddettim. Selma yalvaran gözlerle yüzüme bakıyordu. “Sen kal istersen” dedim, kalmadı. Yolculuk çok güzeldi aslında, Kasım ortası olmasına rağmen hava güneşli ve sakindi. İnsanların çoğu kendi havasındaydı, tedirgin edici bakışlar yoktu...
Türkiye karasularından ayrıldıktan sonraki ilk uğrağımız Pire limanıydı. Gündüz yapılan şehir turundan sonra, gece turuna da yazdırmış Selma ismimizi... Kızkardeşim bana her zaman yardımcı olmuştur, Mehmet’le evlenirken de en çok Selma destek olmuştu bize. O olmasa ne yapardım bilmem...
Atina’da bir tavernaya gittik., insanlar deli gibi eğleniyorlardı. Şarkıcı çocuk bir ara masamıza geldi, bana mikrofonu uzattı, -hiç çekinmem, söylerim aslında- , ama söylemedim. Bu kez dansa kaldırmaya çalıştı, Selma da davranışlarıyla ona yardımcı oluyordu.”Üsteleme” dedim kısaca, vazgeçti. Mehmet “Neden kalkmadın yavrum?” dedi. Şarkıcı çocuk bu kez yan masadan bir kadını elinden çekti, piste sürükledi... Bizimkiler grubumuza gösterilen bu yakın ilgiden çok hoşnuttu.
Türkiye’de hiç turistik yere gitmemişler herhalde diye düşündüm. Mikrofon pistin öbür tarafındaki Japonların masasına uzandığında, bizimkiler arada çekilen fotoğrafların parasını ödemeye çalışıyorlardı...
Selma’nın zoruyla Napoli’de de gece turuna katıldık. Program arasında dans müziği çalarken, itiraz etmeye fırsat bulamadan kendimi Erol Bey’le dans ederken buldum. Utanmış, sıkılmıştım. Oysa o öyle rahat, öylesine kendinden emindi ki, sonunda ben de rahatladım. İnşaat işleriyle uğraşıyormuş, ama aslında konservatuar keman bölümü mezunuymuş. Yaz kış demeden balığa çıkarmış her Pazar. “Severseniz sizi de alırım bir gün, gerçi denizciler tekneye kadın almayı pek sevmezler ama, sizin için bozarız bu kuralı” dedi bir ara. Bayılırım balığa çıkmaya, reddetmedim bu kez, “Olabilir” dedim sadece.
Selma da az ötede ikinci kaptanla dans ediyor, ve mutlu, umutlu gözlerle beni inceliyordu ara ara. Programın ikinci yarısı başlayacağı için oturduğumuzda, Mehmet’in yüzünün pek keyifli olmadığını fark ettim. İçimi bir suçluluk duygusu kapladı...
Ertesi gün akşam yemeği gemideydi, kuytu bir masaya oturmayı başardım. Selma söylenip durdu gece boyunca, Mehmet ise çok memnundu. İtalya’dan İspanya’ya giderken, deniz birden kudurdu. İki adımı arka arkaya atmak imkansız hale geldi.Beni hiç deniz tutmaz, oysa Selma perişandı. Ne yapacağımı şaşırıp kamaradan dışarı fırladım...
Gemi dalgalara çarptıkça sular sıçrıyordu yüzüme. Birden gülmeye başladım, öyle hoşuma gitmişti ki... Mehmet’le nerede fıskıyeli bir havuz görsek, ya da bir bahçe sulama fıskıyesi, dibine kadar yaklaşır, suların yüzümüze gelmesi ile coşardık... Sanırım Selma’yı unutmuşum o ara, gözlerimi kapamış, su zerreciklerini hissediyordum gülerek... “Nevin Hanım, hastalanmayın sonra” sözünü duyunca gözlerimi açtım.
Erol Bey yarı şaka yarı ciddi beni azarlıyordu. Kulaklarıma kadar kızardığımı hissettim. Suçlu çocuklar gibi kekeleyerek “Şey..., Selma’yı deniz tuttu da, birilerine akıl danışmaya çıkmıştım” dedim. Birlikte kamarasına gittik, ilaç, kolonya gibi bir şeyler alıp, bizim kamaraya yöneldik.
Mehmet arkamızdan bizi izliyordu... Dönüp bakmadım, bakamadım. Danışmanın oradaki panoya her gün, o günün programını asıyorlardı.Selma okuyunca çocuk gibi heyecanlandı, Barcelona’da flamenko gösterisi varmış. “Erol Bey’e söyleyelim, o da gelsin” dedi ve koşarcasına uzaklaştı... Döndüğünde yüzü asıktı, adamın burada akrabaları varmış, ne yazık ki bize katılamayacakmış. Mehmet “Ne gerek vardı ki zaten?” dedi, sevinmişti. Sanıyorum kıskanıyordu beni, buruk bir hüzün kapladı içimi. ........................... Dönüş yolculuğuna başlamıştık. Mehmet 3 gündür benimle konuşmuyordu... ****Kamaraya indim, yalvara yalvara yanıma çağırdım. Geldi, ama öfkeliydi: “.................” “Kızma bana, dedim, yaptığım yanlış bir şey değil.” “Olsun, yine de istemiyorum” diye cevap verdi. “Hiç kırdım mı seni bugüne kadar?” “Hayır kırmadın, onun için kabullenemiyorum ya zaten.” “Nasılsın, söyle, anlat bana” dedim. “Beni boş ver, dedi, sen nasılsın?” “Bilmiyorum Mehmet, dedim, bilmiyorum.
Zaman zaman çok zor geliyor yaşadıklarım. Ama bazan da yeniden gülüp, eğlenecekmişim gibi geliyor, arada suçluluk duysam da...” “Suçluluk ha!” diye patladı Selma, sessizce içeri girmişti. “Yine Mehmet’le konuşuyorsun değil mi?” Bu kez geldiği gibi değil, kapıyı sertçe kapayarak dışarı çıktı. İstanbul’a yaklaşıyorduk.
Bugün Erol açıkça söylemişti benden hoşlandığını. “Seni görmek istiyorum Nevin, demişti çantama kartvizitini koyarken, beni ara”... “Ama kendini hazır hissedince” diye de ekledi, anlayışlı ve arzulayan gözlerle. Valizimi hazırlamış, güverteye çıkmıştım. İstanbul’a denizden girerken bambaşka güzeldir İstanbul. Her şeye rağmen bu güzelliği kaçırmak istememiştim.
Çantam omzumda, çiseleyen yağmur damlaları altında şehrin siluetini seyrediyordum. Canım bir sigara istedi. “İçme” dedi Mehmet, dokunuyor, biliyorsun.” Vazgeçtim, tam çantamı kapıyordum ki, Erol’un kartı geçti elime. Aldım, okudum, tekrar çantama koydum. Sonra kararını vermiş insanların aceleciliğiyle tekrar elime aldım ve yırttım. Parçaları rüzgara savururken Selma geldi yanıma. “Neydi o?” diye sordu. “Erol’un kartı” dedim usulca. “Neden?” diye haykırdı. “Mehmet istemiyor” dedim, yere doğru bakarken. “Yapma abla, yeter artık” dedi. “2 yıl oldu Mehmet öleli”.