Toplam 17 sene sahneye çıkarak şarkı söyledim. ( 1967 – 1984 )
Bu dönem içinde 7 tane 45’lik plak doldurdum.
BOYACI – ÇAMAŞIRCI KIZ
ZUM ZUM – POSTACI
AŞK MAVİ- DİNLE ARKADAŞIM
BİRİ BEN BİRİ SEN – DAM ÜSTÜNDE SAKSAĞAN
BABİDİ BİBİDİ BU – İNANMAM
İSMAİL – ŞU BAŞIMA GELENLER
SELAM ÇOCUKLAR – TÜRKİYEM UĞRUNA KURBAN OLAYIM
Bunlardan ilk ikisi çocukluk dönemi şarkıları idi. İsimlerinden de anlaşılacağı gibi, sinemadan gelen ünüyle sahneye çıkmış bir çocuk olarak; sahnede, üzerine bir skeç, bir kompozisyon oturtarak söylediğim şarkılardı.
Dinlerseniz 10 dakika güleceğinize garanti veriyorum...
Diğerlerinin içinde İnanmam, Babidi Bibidi Bu ve İsmail en meşhur olmuş olan şarkılarımdır. İsmail dönemin en ünlü müzik dergisi olan Hey dergisinin müzik listesinde 4.lüğe kadar yükseldi, ama “piyasa kuralları” diyebileceğim bazı nedenlerle daha yukarı çıkamadı...!
MÜZİĞE GİDEN YOLDA....
Ben çok keyifli bir çocukluk yaşadım, evde hiç sıkılmazdım... Çoğu kez salonda piyanonun başına toplanmış 4-5 adam orkestra provası yapardı, bazan gerçek enstrümanlarla, bazan bateri niyetine bagetlerle vurulan masayı kullanarak... Yani gerçekten de müziğin içine doğdum, çünkü babam Armağan Şenol dönemin ünlü orkestra şefi ve şarkıcısı idi. Bilenler onun söylediği tangoların veya Nat King Cole, Frank Sinatra şarkılarının tadını hatırlayacaklardır.
İşte bu ortamda büyürken, samimi mekanlarda babamın orkestrasının önünde sahneye çağrılıp, ısrarlara dayanamayarak (!) bir- iki bale figürü yapıp, bir İtalyanca şarkı söylediğim çok olmuştu, ta 4 yaşımdan başlayarak...
Konservatuarda bale bölümüne devam ediyordum, ve “mimik” ile “ritmik” derslerinin yanı sıra, “solfej” de zorunlu dersti. Sevgili hocam Muammer Yeşil harika bir solfej öğretmeniydi, 9 un altına düşmeyen notlarımla, kendi sahne provalarımda notalara hakim olup, onların doğru çalınmasını sağlayacak kadar bilgim oldu.
Ancak ne yazık ki, yine konservatuarda iken kayıt olduğum piyano bölümünde sadece bir yıl okudum... Yani piyanoya “acaba dolap mı?” diye bakmam... Ama sular seller gibi çalamam. Sadece parmaklarım, önüme gelen bir notayı duralaya duralaya da olsa çalarak, hiç değilse çalışmam gereken bir şarkıyı notadan piyanoya biraz aktaracak kadar tuşlara alışıktır.
İşte bu alt yapıya sahip iken, ve sinemadan -diğer bölümlerde anlattığım nedenlerle uzak kalmaya başlamışken-, 11 yaşımda sahneye çıkma teklifi aldım. (Bir gazete kupüründe yazılı olduğu gibi 2500 değil 1250 TL. idi ilk yevmiyem...) İlk giysilerimi “Zeki Müren’in terzisi” olarak tanınan sevgili Peyman Songar dikmişti. Sonra bu işi canım annem Ayla Şenol sürdürdü, güzel beynini, ruhunu, yaratıcılığını, sanatçılığını katarak, göz nuru ile...
İlk sahne repertuarımda, hemen her şarkıda giysi değiştiriyordum ve giysilerim şarkılarıma uygundu... Yani “Espanola” diye İspanyolca bir şarkı söylerken, İspanyol giysileri ile, kastanyetle filan çıkıyordum sahneye...
Şimdi İsviçre’de müzisyenlik yapan sevgili erkek kardeşim Arda Şenol ile, neşeli veya acıklı skeçler oynardık sahnede... ( www.ardasenol.com - http://www.le-piano-zug.ch )
Sonra giderek, sinemanın etkisinden kurtularak, gerçek bir şarkıcı olarak sahne almaya başladım. Ancak hiçbir zaman çok ses getiren, çok ön plana çıkan bir uğraş gibi olmadı genel sanat hayatımın içinde. Bunun belli başlı iki nedeni var:
Sahneye çıktığım ilk günlerde, o dönemin gazinocular kralı beni devamlı kadrosuna almak istemişti. Ancak bir yıl içinde 6 ay iş garantisi veriyor ve istiyordu. Bu eğer isterse beni okul döneminin ortasında 20 günlüğüne İzmir’e çalışmaya göndermeye hakkı olması demekti. Bu taahhütün altına girmek istemedik, böylece bana pek çok birinci sınıf gazinonun yolu kapanmış oldu... Çünkü en büyük patronu kızdırmıştık....
Diğer sebep de birinciye paralel aslında. Sahne çalışmalarının okul hayatıma zarar vermemesi için, daha ziyade yazın çalışmayı tercih ediyorduk. Yazın da doğal olarak kıyı şehirlerinden daha çok teklif geliyor ve biz de hem ziyaret hem ticaret düşüncesi ile onları tercih ediyorduk. Böylelikle eğlencenin merkezi olan İstanbul’dan uzak yürütülen çalışmalar, sahne çalışmalarımın gözlerden biraz uzak kalmasına neden oldu.
Son olarak da televizyondan söz edeyim. Her şeyden evvel, yoğun olarak şarkıcılık yaptığım yıllarda özel kanallar yoktu ve TRT’nin de meşhur “Denetleme Kurulu” vardı. Çoğu şarkı şu veya bu nedenle bu kurula takılırdı. Benim plak olmuş şarkılarımın bir kısmı da “olur” alamamıştı. Onun içindir ki solo program yapma şansım olmadı meselâ. Ara ara müzik eğlence programlarına katıldım.
Ben ekranın ve teknolojinin nimetlerinden istifade edememiş bir şarkıcı oldum... Şimdi olsa neler neler yapardım kimbilir...! Ve evet kim bilir, belki de bir gün yine şarkı söylerim bir yerlerde...