Bale hayatımı tam ve doğru olarak anlatabilmem mümkün değil...
Ve benim en korktuğum şey yanlış bilgi aktarmaktır. Ola ki hafızamın ve belgelerin karışıklığından, minik bazı yanlışlar yapmış olursam yazarken, bilin ki isteyerek değil.
Yıllardır sevgili babam benim arşivimi düzenlemekle uğraşır durur. Ama o kadar çok resim, afiş, broşür, kupür vs. var ki, onları bir düzene sokmak çok zor. Bir de malum, insan bazan düzenlemeye belirli bir yöntemle başlar, diyelim ki “kronolojik”; sonra “konuya göre” olursa daha iyi olacağını düşünerek bundan vazgeçip, yeniden başlar ve bu hiç bitmez... Babam da en iyisini bulmak için sıkıştı kaldı binlerce dokümanın arasında.
Toplam 9 sene bale eğitimi aldım. Bunun 5 senesi İstanbul Belediye Konservatuarının Cağaloğlu’ndaki yerinde idi. Diğer 4 yılı ise “Madam Olga” ve “Rezzan Abidinoğlu” özel dershanelerinde.
Annem zamanında bale yapmayı çok istemiş, olmamış... Hazır sanatla böylesine iç içe bir ortamda yaşarken, bendeki cevheri (!) görüp, daha ben üç buçuk yaşımda iken, evimizin yakınındaki Olga’ya götürmüş beni.
Kadın “Caanim, bu kiz pek küçük” dediyse de, annem bir denemesi için ısrar edince, mecburen içeri almış, ve daha 2 dakika sonra popomu ve göbeğimi içeri çekmem, göğsümü ileri uzatmam için orama burama vurmaya başlamış bile...
İşte hemen o yılın sonundaki resitalde ilk gösterimi yapmışım. Dansın sonunda selam verip içeri çekildikten sonra, devam eden alkışlara, babamın hayatından gelen bir alışkanlıkla, dans arkadaşım Nükhet’i sahneye zorla sürükleyerek çıkıp cevap verişimi, hâlâ anlatır dururlar...
İlk aşk unutulmaz derler ya, ben alkışlara –zaman zaman sembolik olsalar da- hâlâ vurgunum.
Ardından konservatuara gittim. Yaşım bale öğrencisi olmaya yetmediği için, sanırım biraz torpille girdim. Ama ilk sene sınıf atlatılmadım. Sonra normal eğitime devam ettim. Ama oradaki son yılımda hem okula gidiyor, hem film çeviriyor, hem piyano dersi alıyordum. Üstelik gazino çalışmalarına da başlamıştım. Bu tempoyu kaldıramayacağım için, önce piyanoyu bıraktım, ardından konsevatuardan ayrılarak, tekrar özel dershaneye döndüm. Hem evimize çok daha yakındı, hem daha az zaman alıyordu, hem de daha az disiplinli idi doğaldır ki...
Bir de bir “puant” sorunu yaşamaya başlamıştım. “Puanta kalkmak”, ucunda azıcık tahta desteği olan özel ayakkabılarla parmakların ucuna kalkarak yapılan bir hareketti, ve benim ayaklarıma kramp giriyordu.
Uzatmayayım; sonunda baleye veda ettim.
Balenin gerektirdiği hareketler açısından hiçbir zaman süper bir performansım olmadı belki, ama bu sanatta gereken tüm diğer unsurlara fazlası ile sahiptim; mimik, müzik duygusu, ritm duygusu ve sahne elektriği gibi yani. Bu sayede de hep başrollerde oynadım. Hatta yeri gelmişken bir anımı anlatayım size:
Yıl sonu gösterisi için hocamız Gönül Yaltırık’ın (Şimdi gönül Gülyüz, sevgili Aram Gülyüz’ün eşi) hazırladığı gösteri, bir çocuğun doğum gününü anlatıyordu. Doğum günü sahibini ben oynuyordum. Aşçı rolü için ise tiyatro bölümü öğrencilerinden Erdoğan Ersever konuk olarak bize katılmıştı. Diğer balerin arkadaşlar, vanilya , çikolata, şeker gibi rollerde idiler. Aşçı onları birbirine katarak bir pasta hazırlıyor, ve sonunda doğum günü kutlanıyordu... Resital broşürleri ortaya çıktığında çıngar da koptu: Gönül Hanım dansın adını “Parla’nın Pastası” olarak belirlemişti ! Tabi bütün diğer anneler itiraz ettiler. (Laf aramızda pek de haksız sayılmazlardı belki) Bunun üzerine bütün broşürler tek tek taranarak, o bölümün üstüne “Doğum Günü Pastası” yazan minik kağıtlar yapıştırıldı... Yaaaa !
İşte o kocamaan 9 yılı ancak bu kadar özetleyebildim, detaylarla sıkılmayasınız da, sitenin diğer bölümlerine de tıklamaya devam edesiniz diye.